Uyuyakaldığım üçlü kanepeden televizyonun gürültülü sesiyle uyandım. Gözlerimi açtığımda Annemin izlediği gündüz kuşağı programının içindeki konuk benmişim gibi hissediyordum. Uyku sersemi halimle mağduru oynamak için ideal aday olabilirdim. Her sabah televizyonun sesini sonuna kadar açıp kulağını burada mutfakta kahvaltı hazırlıyordu.
“Rüya! Uyan artık yemek hazır!”
Uyanmamak mümkün mü.. Kaynayan yumurtaların fokurtusunu hala duyduğuma göre uyumak için biraz daha vaktim olduğunu düşünüp kendimi koltuğa geri bıraktım. Birazdan yiyeceğim kızarmış ekmeğin üzerindeki tereyağını hayal edince gülümsememe engel olamadım..
Yaklaşan terlik tıkırtısından sonra
“Rüya!” diye bağırınca annem kendime geldim.
Afyonumun patlamaya ihtiyacı kalmamıştı. Annem bana enerji dolu bir ‘Günaydın’ demek istemişti sadece.
Gözlerimi açınca gülümsedi. Alnıma minik bir öpücük kondurdu.
“Evladım niye bağırtıyorsun beni.”
Bir dilim kızarmış ekmek alıp üzerine tereyağı sürüp elime tutuşturdu. Her gün yaptığı gibi..
“İşe geç kalacaksın haydi çabuk yap kahvaltını.”
Nasıl yani?
“Ama önce yüzünü yıkaman lazım. Gerçekten yoruyosun insanı. Git şu yüzünü yıka hemen sonra sofraya gel.”
Ama ben çalışmıyorum ki?
Koşarak banyoya gittim. Aynaya baktığımda ben, aynı bendim. Siyah dağınık saçlarım, soluk benzim, gece uyumadan önce giydiğim hırkam.. Kendimi tokatladım. Dudaklarımı şekilden şekile sokup çekiştirdim. Her şey gerçekti.
Sakin ve anlamsız bakışlarla salona gidip koltuğa oturdum.
“Kızım ne bu suratındaki ifade, tuvalette iyi saatte olsunları görmüş gibisin.”
“İyiyim ya sorun yok.”
Balkon kapısı açıktı. İçeriye dolan mis gibi hava, baharın geldiğini müjdeliyordu. Hırkayı üzerimden çıkartıp uyurken kullandığım battaniyemi katladım. Sehpadan tokamı alıp saçımı bağlarken balkona yöneldim.
Ahmet abi, gelen ekmek arabasından kasaları indiriyordu. Beni görünce selamlaştık. Sokak kalabalıktı. Çoluk çocuk, genci yaşlısı herkes vardı. Havanın biraz yumuşadığını gören herkes kendini dışarı atmış gibiydi.
İnsan kalabalığının yanı sıra vızır vızır dolaşan arabaların ve motor seslerinin arasında bir araç dikkatimi çekmeyi başarmıştı. Bu araç öyle bir araçtı ki, gülümsememin yarıda kalmasına neden olmuştu. İçimi kış günü gibi kaplayan bulutlar, birazdan çetin bir yağmurun başlayacağını söylüyordu.
Balkon demirlerini tutan ellerimi hızlıca çektim. Dikkatle yaklaşan arabanın camından içindeki kişiyi görmeyi bekledim.
Sağ arka koltukta oturuyordu. Camdan kolunu çıkarmış prosunu içiyordu.
Gittikçe yaklaştı..
Beyazlamaya başlamış siyah sakalları, bir ok gibi kalbime saplanmıştı.
O’ydu..
Onu görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki..
Ne söyleyeceğimi, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Yaşadığım hayal kırıklığını, en çokta utancımı hatırladım. Yüzüm kızarmıştı. Görüş açım bulanıklaştı. Koşarak odama giderek ahşap kapıyı çarptım. Saçımdaki tokayı çıkarıp sehpaya fırlattım. Dün yarım bıraktığım tuval gözüme çarptı. Sakince gidip tabureme oturdum.
Fırçamı alıp, beyaz boyanın içine daldırdım. Tuvale tekrar baktım. Artık ne çizmem gerektiğini biliyordum.
Ressam Bob’un da dediği gibi, ışığı göstermek için karanlığa ihtiyacım vardı. Benim resmimdeki eksik olan şey ise, ışıktı.
Kablolu kulaklığımı telefonuma takıp bir müzik açtım.
“Kupa Kızı ve Sinek Valesi” sonra sakince resmimi tamamlamaya çalışırken resmedeceğim o hayal kırıklığını hatırladım.
*
Üzerimdeki tişörtü kaldırırken sanki derimin yüzüldüğünü hissediyordum. Korkudan ve heyecandan kalbim küt küt atıyordu. Bacaklarım ise aksine üşüyordu. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Kendi etrafımda yavaş adımlarla döndüm.
Korkak bir tavşan gibi hissediyordum. Büyük bir suç işleyip sorguya çekilmiş gibi, yüzlerce yüz beni izliyormuş gibi, utanç duyuyor ve titriyordum. O ise benim aksime oldukça sakin ve rahattı.
O benim sevdiğim adamdı. Her zaman hayalini kurduğum anı yaşamak, hayal etmekten daha keyifsizdi sanki.
Çünkü tedirgindim, kaygılıydım. Şuan, zaman sanki donmuş gibiydi. Elleri bedenimde dokunduğu yerleri yakıyordu, içimde küçük bir kıvılcım alevleniyordu. Sanki onun parmakları ile içimdeki ateş arasındaki bir duvardım ben. Aradan çekilsem her şey kolayca gerçekleşecekti.
Çenemi tutarak yüzümü yavaşça kaldırdı.
Göz gözeydik.
Bal köpüğü gözlerinin içine daldım. Bir kara delik gibi beni içine çekmişti. Ona baktıkça sakinleşiyor, baştan aşağıya eriyordum. Biraz daha yaklaşırsak başka bir şey düşünmeme gerek kalmayacaktı. Diğer eliyle de belimi kavrayıp beni kendine çekti. İşte şimdi tamamdı. İçimdeki son korku kırıntısı, yükselen sıcaklığın etkisiyle savrulup gitmişti. Hayalini kurduğum anı yaşamak için geriye bir engel kalmamıştı ki;
Kapı çaldı.
*
Zil çalıyordu. Uzandığım koltuktan kalktım. Üzerimdeki hırkaya bakıp çekiştirdim. Anneannemin ördüğü battaniye de olduğu yerde duruyordu. Annem kahvaltı hazırlıyordu. Pencere açıktı, sokaktan neşeli çocuk sesleri geliyordu.
“Rüya kapı!”
Ne yani, her şey bir rüya mıydı?
Hızlı adımlarla ısrarla ziline basılan dış kapıya yöneldim. Kapı kolunu tutup duraksadım.
“Açsana şu kapıyı!” diye bağırdı annem.
Yoksa.. O muydu gelen? Ne saçmalıyordum ki. Rüyanın etkisindeydim sadece. Böyle bir şey mümkün değildi. O, çok uzaktaydı.
Kapıyı usulca araladım. Gelen Fatih’ti. Dün yapmam gereken resmi almaya gelmişti. Kahretsin! Başımı geriye atıp yüzümü buruşturdum. Keşke rüyamda tamamladığım resim gerçekten bitmiş olsaydı. Fantastik bir hayaldi ama bu.
“Fatih, unuttum.”
“Rüya, kim geldi?”
“Fatih anne Meltem’in kursuna gidicektik o yüzden gelmiş.”
Fatih resimlerimi alır, Salim abiye satardı. Tabi Fatih’in bir kazancı yok.. O sadece bir aracıydı. Salim abiyi hayatımda hiç görmemiştim. Ama 2 yıldır hayatımdaydı. Anneminse bundan haberi yoktu. Resim yaptığımı biliyordu ama sattığımı bilmiyordu. Eğer para kazandığımı bilseydi.. Beş kuruş bırakmazdı bana. Ona meyhanede harcaması için sermaye biriktirmiş olurdum.
“Rüya nasıl bitirmezsin? Salim abinin zaman konusunda ne kadar hassas olduğunu biliyorsun. Her ay, aynı gün teslim almaya geliyorum. Bir aydır resmi tamamlayamadın mı?” Haklıydı. Resmi yapmak için bir ayım yoktu, iki hafta önce haber vermişti ama yine de makul bir süreydi. Bunu tartışmanın hiç bir anlamı yoktu.
“Fatih gelsene içeriye oğlum!” Mutfakta sigarasını içerken seslenmişti. Bana gelince el kesilip ele gelince arkadaş canlısı annemin biricik oğlu gelmişti. Çağırmaz mıydı hiç?
“Ben sana bugün getireceğim resmi.”
“Sumru teyze gitmem lazım Ahmet abi çağırdı şimdi yardıma o zamana kadar Rüya’da hazırlansın hem sonra görüşürüz.” Kapıyı kapatıp arkamı döndüm. Salim abi çok kızacaktı.
Mutfağa gidip annemin çıkardığı kahvaltılıklardan bir kaç tane ağzıma attım.
“Ne bu acele? Meltem kaçıyor mu?” Bana bakıp duraksadı.
“Anne benim odamda biraz işim var Meltem’e iki saat sonra gideceğiz.”
“Git, git. Koş. Çok mühimdir işlerin eminim ki. Sanırsın holding yönetiyor.” diyerek ağzının kenarıyla gülümseyip sigarasından bir duman aldı. Annemin bu alaycı tavırlarına alışkındım. O yüzden lokmamı çiğnerken önüme döndüm. Duymamazlıktan gelmem en iyisiydi. Odaklanmam gereken tek şey resimdi.
“Bugün iş aramaya çık sen de. Evde pinekleyip durma!”
Ağzımdaki lokmayı çiğnemeyi bırakıp gözlerimi kısarak ona baktım. “Geberelim açlıktan ya.” diyerek odama gittim. Çok bile durdum. Annemin yanında ne kadar oturursan o kadar konuşurdu. Sürekli söylenir, ağzından iyi bir laf çıkmazdı. En azından bana karşı.
Kendi çalışmıyordu ben artık yaşlandım diyordu. Oysa iş gezme olduğunda kıpır kıpırdı. Babamın gönderdiği üç kuruşluk aylıkla zar zor idare ediyorduk. Ancak iki hafta yetecek alışveriş yapıyorduk. Annemin bu umursamaz tavırları beni daha çok çalışmamaya itiyordu. Çünkü onun almadığı sorumluluğu ben almak istemiyordum. Henüz yirmi beş yaşında genç bir kızdım. Üniversiteye gideceğim yılda beni mahalle fırınında zorla işe sokmuştu çünkü kirayı bile ödeyemeyecek duruma gelmiştik. Annem tüm paramızı alkole yatırıyordu. Hala içiyordu ama eskisi gibi değildi. Ben de evsiz kalma korkusuyla işe girmeyi kabul etmiştim. Oysa ki hayalim çok başkaydı.. Güzel sanatlar okuyarak ünümü duyurmak ve başarılı bir iş kadını olmak istiyordum. Belki bir akademisyen, belki bir sanatçı..
Dikeldiğim yerden üzeri örtülü tabloma baktım. Bir halt çizmemiştim siyaha boyayıp bırakmıştım neden örtmüştüm ki üstünü? Gidip örtüyü kaldırdım. Kaldırmamla ani bir şok dalgalanması yaşandı.
Çünkü, resim tamdı. Elimdeki örtüyü yere düşürdüm. Nabzımın hızlandığını hissedebiliyordum. Şaşırdığım şey, tabloya bir resim çizilmesi değil, yapmak istediğim resmin çizilmesiydi. Bu resim, rüyamda çizdiğim resmin aynısıydı. Bu hatıra bana aitti. Anı bana aitti. Daha doğrusu bana, ve iki kişiye daha.. Bu iki kişiden biri resmi yapamayacağına göre, bilen üçüncü bir kişi vardı. Başımı önüme eğip ellerimle kapattım. Tabureye yığıldım. İyice kafam karışmıştı. Resmi kim yapmıştı? Annem resim yapacak son insandı, yeteneği bile yoktu.
Ben beyin fırtınası yaparken, telefonum çaldı. Kafamı kaldırıp yatağımın üzerindeki telefonuma doğru ilerledim. Arayan Meltem’di.
“Efendim?”
“Rüya ne yaptın, resmi tamamlayabildin mi? Kursa giderken Fatih’le karşılaştım. Endişeli görünüyordu.”
Yatağa oturup olanı anlattım..
“Dün tamamlamam gereken resmi bitirmediğimi zannediyordum.”
“Kızım hatırlamıyor musun?” neyi?
“Neyi hatırlamam gerekiyor?”
“Dün gece, hani?” ben cevap vermeyince devam etti.
“Sen benden bir şey istedin ya, ben de pencereden odana girdim. İstediğin şeyi getirdim; sonra gittim.”
Kahretsin. Bunu yaptığıma inanamıyordum. Jeton düşünce ayağa kalkarak elimin ayasıyla şakaklarıma bir kaç kez vurdum. Salaktım.
Ondan vodka istemiştim.. Hiç yapmadığım bir şey değildi. Yaşanan şeylere inanıyordum ama geceyi hatırlamıyordum. Belki de rüya sandığım şey gerçekti. Ama öyle olsaydı, arabadaki beklenmedik misafir de gerçek olmalıydı. Yani gelmesinden ödümün koptuğu şahıs en azından Fatih değildi.
“Hatırladım, tamam. Ben resmi bugün vereceğim ona.” diyerek kapattım. Şimdi bu resmi hızlıca paketleyip Fatih’e götürmem gerekiyordu. Yoksa Salim abi ikimizin de biletini kesecekti. Benim İsviçre hayallerim tarih olacaktı..
Bazanın altından büyük bir kraft kağıdı çıkardım. Resmi paketleyip güzel, büyük, beyaz bir fiyonk yaptım. Sonra da onu büyük bir siyah poşetin içine koydum.. Dolaptan üzerime hızlıca siyah kısakollu bir tişört, siyah bir şapka ve siyah bir şort alıp giyindim. Duvardaki çatlamış aynamızdan kırılmış yansımama bakınca, biraz fazla bi işler çeviriyor gibi göründüğümü fark ettim. Umursamadan odamdan çıktım.
“Anne! Ben çıkıyorum.”
“İş bulmadan gelme Rüya!” diye bağırdı. Sonra da belli belirsiz ses tonuyla
“Dün son paramızla viski aldım kendime.” dedi. Sanki beş kuruş ödemediğimden habersiz. Arkasından acınası bakışlarımı hediye ederek evden çıktım.